6 Ağustos 2026 Perşembe

Lykurgos Kadehinin Gizemi Çözüldü

 

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada karşıma bir video çıktı. Videoda, Roma döneminden kalma ünlü Likurgos Kadehi anlatılıyordu. Işık önden vurunca yeşil, arkadan vurunca kan kırmızısına dönen bu kadeh için videoda abartılı  bir  sunum  ve îma  vardı: Romalılar  nanoteknoloji kullanmış olabilirler.

Şüpheci bir yaklaşımla bu iddiayı incelemeye karar verdim. Evet, kadeh ve ışık  oyunu gerçekti. Fakat Romalıların atom seviyesinde hesap yapan modern birer moleküler mühendis olduğu iddiası bana fazla abartılı ve gizem yaratmaya yönelik geldi.

Bir  haber sitesinde ki   bu  kadehe  dair abartılı  bir  sunumu  aşağıya  yapıştırıyorum:


"British Museum’un derinliklerinde saklanan ve Roma dönemine ait olan Likurgos Kadehi, bilim dünyasını şaşkına çevirmeye devam ediyor. Modern teknolojinin bile yeni keşfettiği "nanoteknoloji" yöntemini 1600 yıl önce kullanan Romalı ustalar, ışığın geliş açısına göre renk değiştiren bir mühendislik harikasına imza attı.


Londra'da 1950'li yıllarda müze depolarında yapılan rutin bir inceleme, tarihin en büyük teknolojik gizemlerinden birini gün yüzüne çıkardı. Roma İmparatorluğu döneminden kalan ve Kral Likurgos'un mitolojik hikayesini tasvir eden bir kadeh, fizik kurallarını altüst eden bir özellik sergiliyordu. Önden bakıldığında donuk bir yeşil renkte görünen kadeh, içinden ışık geçirildiğinde aniden parlak bir kan kırmızısına dönüşüyordu. Arkeologların önce "sihir" diyerek tanımladığı bu fenomenin arkasındaki gerçek, ancak 1990'larda elektron mikroskoplarının kullanılmasıyla anlaşılabildi.

ANTİK ÇAĞDA ATOMİK MÜHENDİSLİK

1990 yılında bilim insanları kadehin cam yapısını atomik düzeyde incelediklerinde gözlerine inanamadılar. Romalı cam ustaları, camın içerisine altın ve gümüşü bugün "nanoteknoloji" dediğimiz yöntemle hapsetmişti. Metaller, bir tuz tanesinin binde biri kadar küçük, yani tam 50 nanometre boyutuna kadar öğütülmüştü. Daha da çarpıcı olanı ise bu parçacıkların rastgele değil, belirli bir oran ve kusursuz bir hassasiyetle camın içine dağıtılmış olmasıydı. Bu durum, işlemin tesadüfi bir karışım değil, bilinçli bir yüksek mühendislik ürünü olduğunu kanıtladı."   --> Karar.com dan  alınmıştır.

Sorgulama ve Tartışma Süreci: Bunu sorgulamak için yapay zekayla (Gemini) detaylı bir beyin fırtınasına girdim. İlk olarak bilinen gerçeklerle sosyal medyadaki abartıları birbirinden ayırdık. Evet, kadehin içinde 50 nanometrelik altın ve gümüş parçacıkları vardı. Peki ama antik çağda bir usta bu nanoparçacıkları camın içine nasıl sokmuş olabilirdi?

Aklıma ilk gelen pratik ihtimali masaya yatırdım: "Acaba bu parçacıklar, atölyedeki bir demir testeresinin altın keserken bıraktığı minik çapaklar veya tozlar olabilir miydi?"

İşte tam bu noktada derin bir malzeme bilimi ve antik kimya tartışması başladı. Gemini 'nin vediği cevabı ve  devamında ki  diyalogları  olduğu  gibi  aşağıya  yapıştırıyorum. 


Likurgos kadehi için konuşmak istiyorum. İçerisindeki çok küçük metal parçacıkları metal testeresinin atıkları olabilir mi?

Çok mantıklı ve sorgulayıcı bir yaklaşım! Metal işleme sırasında ortaya çıkan minik testere çapaklarının cam harcına karışmış olabileceği fikri ilk bakışta oldukça makul görünüyor. Ancak malzeme bilimi ve antik üretim teknikleri açısından bakıldığında, bu parçacıkların sıradan bir metal testeresi atığı veya çapağı olması mümkün değildir.

Bunun temel sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Boyut Farkı (Nano vs. Mikro/Makro)

  • Testere Atığı / Çapak: En ince zanaatkar testeresi veya törpüsü bile metali kestiğinde mikron seviyesinde (gözle görülebilecek ya da optik mikroskopla fark edilecek kadar büyük, yani yaklaşık arası) talaş bırakır.

  • Likurgos Kadehi: Kadehin içindeki altın ve gümüş parçacıkları yaklaşık 50 nanometredir. Bir testere çapağı, bu nanoparçacıklardan yaklaşık 1.000 ila 10.000 kat daha büyüktür. Eğer camın içine testere talaşı karışsaydı, camın içinde yüzen metal parçacıklarını gözle net bir şekilde görürdük ve cam kırmızına dönüşmek yerine sadece benekli/kirli görünürdü.

2. Dikroik (Renk Değiştirme) Etkisinin Fiziği

Işığın arkadan vurunca kan kırmızısına dönüşmesi olayı (Plasmon Resonans), metallerin sadece nano ölçekte gösterdiği kuantum boyutu optik bir özelliktir.

  • Altın ve gümüş kütle halindeyken (veya testere talaşı gibi büyük parçalar halindeyken) sarı ve gri renkli görünür ve ışığı yansıtır.

  • Ancak altın ve gümüş atomları bir araya gelip tam 50–70 nanometrelik bir kolloidal alaşım (nanopartikül) oluşturduğunda, ışığın dalga boyuyla etkileşime girerek yeşil/mavi ışığı emer ve sadece kırmızı ışığı geçirir.

  • Yani testere atığı gibi makro parçacıklar bu renk değiştirme fiziğini tetikleyemez.

3. Metalin Türü ve Saflığı

Antik dönem testereleri ve kesici aletleri esas olarak demir veya bronzdan yapılırdı.

  • Eğer atölyedeki bir testereden çapak düşmüş olsaydı, camın içinde yüksek oranda demir veya bakır bulunması gerekirdi.

  • Likurgos Kadehi’nin yapılan hassas analizlerinde ise renk değişimini sağlayan parçacıkların özel bir oranla karışmış altın (%70) ve gümüş (%30) alaşımı olduğu tespit edilmiştir.

Peki O Zaman Bu Nanoparçacıklar Nasıl Oluştu?

Romalı usta nanoteknoloji teorisini bilmese de kimyasal ve termal bir reçete kullanıyordu. Olası bilimsel açıklama şudur:

  1. Usta, cam harcına (kum, soda kireç) çok az miktarda yaprak altın/gümüş veya altın-gümüş çözeltisi/tuzu ekledi.

  2. Cam yüksek sıcaklıkta eridiğinde bu metaller camın içinde tamamen çözündü ve atomlarına ayrıldı.

  3. Cam soğuma aşamasına geçtiğinde (veya belirli bir sıcaklıkta tekrar ısıtıldığında - tavlama süreci), camın içindeki altın ve gümüş atomları bir araya toplanarak kendiliğinden (spontan) 50 nanometrelik kürecikler halinde kristalleşti.

Özetle; testere atığı gibi mekanik talaşlar bu boyuta inemez ve bu optik mucizeyi yaratamazdı. Bu etki, mekanik bir kirlenmenin değil, erimiş cam içinde gerçekleşen mükemmel bir kimyasal/termal çökelmenin sonucudur.

Bu açıklama mükemmel görünüyor ama ayaklarının yere basması için Romalıların altın veya gümüş çözeltisi gibi bir şey yapabilecek seviyede kimya bilgisi olduğunu göstermen gerekiyor

Son derece haklısın; bu eleştiri yapılmadan "çözelti yaptılar" demek modern bilimi antik döneme haksızca dayatmak olur. Romalıların moleküler kimya bilmediği kesin, ancak işin arkasındaki pratik kimya ve metalürji bilgisi sıfırdan değil, o dönemin çok gelişmiş zanaat pratiklerinden geliyordu.

Romalıların bu seviyede bir müdahaleyi yapabilecek zeminleri vardı; bunu üç somut ayakla temellendirebiliriz:

1. "Altın Yaprak" (Gold Leaf) ve Altın Tozu Üretim Teknolojisi

Romalılar altını eritmekle kalmıyor, döverek milimetrenin yüzde biri kalınlığında (yaprak altın) inceltebiliyorlardı. Hatta Pliny’nin Naturalis Historia (Doğa Tarihi) eserinde, altının dövülerek suya dayanıklı çok ince tabakalara ve toz haline nasıl getirileceği detaylıca anlatılır.

  • Zanaatkarlar mekanik olarak altın tozunu öyle bir inceltiyorlardı ki, bu tozlar çıplak gözle neredeyse seçilemiyordu (mikro-boyut).

  • Bunu fırçayla cama sürme veya cam hamuruna karıştırma teknikleri Roma dünyasında ("Gold-glass" sanatında) zaten biliniyordu.

2. Altını Çözme ve Renklendirme Bilgisi (Aqua Regia veya Tuz/Asit Pratikleri)

Romalı simyacılar ve metalürgiler, altının normal asitlerde çözünmediğini biliyorlardı ama tuz, sirke ve nişadır gibi maddeleri kullanarak metalleri ayrıştırma, paslandırma ve tuz formuna sokma (kimyasal reaksiyon başlatma) yöntemlerine hakimlerdi.

  • Özellikle İskenderiye (Mısır) bölgesi, antik dünyanın kimya ve cam üretiminin kalbiydi. Buradaki zanaatkarlar mineralleri (bakır, demir, kobalt) asitlerde çözerek veya eriterek camı renklendirme konusunda ustalaşmıştı.

  • Altın ve gümüşü, camın ergime sıcaklığından önce bir tür metal tuzu veya sıvı karışım halinde orantılayarak eklediklerinde, bu metaller sıvı camın içinde homojen olarak dağılıyordu.

3. "Kaza Eseri Deha": Sırrı Saklanan Usta Reçeteleri

Romalıların arkasındaki mantık "Hadi 50 nanometrelik kolloidal gümüş-altın alaşımı yapalım" şeklinde değildi. Süreç şöyle işliyordu:

  1. Usta camcı, potaya normal cam hammaddesini koyarken, içine bir miktar hurda altın ve gümüş ya da daha önce başarılı olmuş başka bir dikroik cam parçasından (geri dönüşüm/cullet) ekliyordu.

  2. Cam fırınındaki o yüksek ısı ve kontrollü soğutma eğrisi (annealing), kimya bilmeseler bile yüzyılların deneme-yanılma kültürüyle ezberlenmişti.

  3. Erimiş camın içinde çözünen atomlar, soğuma aşamasında şans eseri (veya usta'nın ezbere bildiği fırın derecesi ayarı sayesinde) o kusursuz nanometre boyutunda kristalleşiyordu.

Sonuç

Romalılar modern anlamda bir "nanoteknoloji laboratuvarına" sahip değildi; ancak ileri düzey metalürji, altın varak inceltme teknikleri, mineral tuzlarıyla boyama ve fırın ısı kontrolü bir araya geldiğinde, bugünkü fizik yasalarının laboratuvarda üretebildiği sonucu pratik tecrübeyle yakalamışlardı. Bu yüzden Lykurgos Kadehi bir kaza değil, Roma İmparatorluğu'nun zirvedeki zanaat birikiminin muazzam bir ürünüdür.

Yüksek ısı altın yapraklarının 50 Nano metre olacak şekilde çözünmesi için yeterli mi yoksa çözelti hazırlanması şart mı?

Çözelti hazırlanması şart değil. Hatta tam aksine: Gerçekleşen süreç kimyasal bir "asit çözeltisi" işleminden ziyade, termal bir çözünme ve ardından gelen kristalleşme (fiziksel-kimyasal) mekanizmasıdır.

Fiziksel ve malzeme bilimi açısından bakıldığında, sadece yüksek ısı ve doğru soğutma/tavlama (annealing) süreci altın ve gümüşün 50 nanometre boyutuna inmesi için tamamen yeterlidir.

Sürecin adım adım nasıl işlediğini şöyle özetleyebiliriz:

1. Adım: Yüksek Isıda "Atomik" Çözünme

Altının erime noktası 'dir. Romalı cam fırınları ise rahatlıkla sıcaklıklara ulaşabiliyordu.

Sıvı cam (silis harcı) yüksek sıcaklığa ulaştığında son derece agresif, yüksek viskoziteli ve alkali bir çözücü gibi davranır. İçine atılan çok ince altın ve gümüş yaprakları veya tozu:

  • Tamamen erir ve sıvı camın içinde tekil atomlar (küme oluşturmamış halde) olarak dağılır.

  • Yani asitlerle sıvı bir çözelti hazırlamaya gerek kalmaz; erimiş camın kendisi zaten bu metaller için devasa bir çözücüdür.

2. Adım: Soğuma ve Tavlama (Kontrollü Kristalleşme)

İşin püf noktası ve 50 nanometreyi belirleyen kısım burasıdır. Cam 'den aniden soğutulursa metaller atomik halde sıkışır ve cam şeffaf kalır (renk değişimi olmaz).

Ancak cam yavaşça soğutulduğunda veya civarında belirli bir süre bekletildiğinde (tavlama/annealing süreci):

  • Camın içinde serbest halde yüzen altın ve gümüş atomları hareket etmeye başlar.

  • Atomlar birbirini çekerek minik topaklar (nükleasyon/çekirdekleşme) oluşturur.

  • Sıcaklık ve süre doğru ayarlanırsa, bu topaklar tam 50 ila 70 nanometre büyüklüğüne ulaştığında cam soğur ve kilitlenir. Atomların daha fazla birleşip gözle görülecek büyük parçalara dönüşmesi engellenmiş olur.

Günümüz Sanayisindeki Karşılığı: "Altın Yakut Camı" (Gold Ruby Glass)

Bu durum antik döneme has gizemli bir varsayım değildir. 17. yüzyılda Johann Kunckel adındaki Alman kimyacı aynı yöntemi keşfetmiş ve bugün "Gold Ruby Glass" (Altın Yakut Camı) olarak bilinen kırmızılı camları üretmiştir.

Günümüz cam sanayisinde de altın katkılı kırmızı camlar üretilirken asit çözeltilerinden ziyade şu adımlar izlenir:

  1. Cam harcına mikron düzeyinde altın tozu eklenir ve yüksek ısıda eretilir.

  2. Cam ilk soğuduğunda renksizdir.

  3. Cam tekrar ısıtılır (tavlanır); bu esnada camın içinde 10-50 nanometrelik altın kristaller kendiliğinden büyür ve cam aniden parlak kırmızıya döner.

Özet

Romalı usta önceden asitle bir çözelti hazırlamak zorunda değildi. Yüksek fırın ısısı altını atomlarına ayırmak için yeterliydi; doğru fırın soğutma zamanlaması ise bu atomların tam 50 nanometrede durup sabitlenmesini sağlıyordu.

Yani usta atom seviyesinde mühendislik yapmıyordu ama ısıyı ve zamanlamayı öyle iyi ayarlıyordu ki, fizik kuralları o 50 nanometrelik nanoparçacıkları camın içinde kendiliğinden oluşturuyordu.

Altın yapraklri veya altın tozu dedin. Demir bir testereyle oluşturulmuş altın tozları yeterli gelir mi?

Özetle söylemek gerekirse: Hayır, demir bir testereyle üretilmiş altın tozları doğrudan bu sonucu veremez.

Altın ne kadar yumuşak bir metal olursa olsun, demir bir testere ile kesildiğinde ortaya çıkacak talaşlar fiziksel, kimyasal ve optik açılardan bu kadehi üretmek için tamamen uygunsuz kalır.

Bunun sebeplerini üç ana başlıkta inceleyebiliriz:

1. Boyut ve Yüzey Alanı Yetersizliği

  • Testere Talaşı (Mikro Ölçek): Demir testere altın bloğunu kestiğinde ortaya çıkan en küçük toz bile mekanik olarak mikron seviyesindedir ( yani ).

  • Erimiş Camın Çözme Kapasitesi: Sıvı cam yüksek ısıda altını çözer; ancak bir maddenin çözünme hızı ve kapasitesi yüzey alanıyla doğrudan orantılıdır. Milimetrenin binde biri kalınlığındaki dövülmüş altın varak (yaprak) devasa bir yüzey alanına sahip olduğu için erimiş camda hızla ve homojen şekilde atomlarına ayrışabilir. Testere talaşı gibi nispeten "kalın ve kütlesel" parçalar ise ergime süresince cam içinde tam çözünemez, diplere çöker veya camın içinde çözünmemiş kaba metal benekleri olarak kalır.

2. Kirli Alaşım Sorunu (Demir Kirlenmesi)

Testereyle altını keserken sadece altın tozu elde etmezsiniz; sürtünme ve sertlik farkından ötürü testere dişlerinden dökülen demir tozu/çapağı da altın tozuna karışır.

  • Cam üretiminde demir, en güçlü renklendiricilerden biridir. Camın içine binde bir oranında bile demir karışsa, cam koyu kahverengi, siyah veya mat bir çamur yeşiline döner.

  • Likurgos Kadehi'nin kimyasal analizlerinde renk değişimini sağlayan yapının son derece saf bir altın-gümüş alaşımı olduğu görülmüştür. Eğer işin içinde demir testeresi atığı olsaydı, o yüksek saflıktaki optik geçirgenlik elde edilemez, cam doğrudan kararır veya matlaşırdı.

3. Romalıların Asıl Altın İnceltme Yöntemi Neydi?

Romalılar toz veya ince parçacık elde etmek için altını asla testereyle kesmezlerdi. Altın işleme teknikleri iki ana metoda dayanıyordu:

  1. Dövme (Mekanik İncelten Varak Tekniği): Altın iki deri veya mermer arasında çekiçle sürekli dövülürdü. Altın atomları birbirinin üzerinde kayarak incelir ve milimetrenin yüzde birinden daha ince altın yapraklar (gold leaf) elde edilirdi. Bu yapraklar cam hamuruna atıldığında yüzey alanı devasa olduğu için anında atomik düzeyde dağılabilirdi.

  2. Cıva Amalgamı Tekniği: Romalılar altını cıva ile karıştırarak çözmeyi (amalgamation) gayet iyi biliyorlardı. Isıtıldığında cıva buharlaşır, geriye çıplak gözle un gibi görünen aşırı ince bir altın tozu kalırdı.

Özet

Testereyle kesilmiş altın talaşı:

  1. Camın içinde tam eriyip atomik boyuta inemeyecek kadar kalındır.

  2. İçine demir bulaşacağı için camı kırmıza çevirmek yerine simsiyah/bulanık yapacaktır.

Romalı zanaatkarın kullandığı hammadde, mekanik testere atığı değil; dövülerek yüzey alanı maksimuma çıkarılmış altın yapraklar veya cıva amalgamı yöntemiyle ayrıştırılmış saf altın-gümüş tozlarıdır.

Civa daha pratikmis gibi duruyor ama detayıyla anlatirmisin civa içinde çözülmüş altın nasıl cam hamuruna katılacak?

Cıva amalgamı yöntemi antik metalürjide özellikle yaldızlama (gold gilding) için sıklıkla kullanılıyordu ve cam yapımcıları ile kuyumcuların çok iyi bildiği bir pratikti.

Ancak cıva ile çözülen altının cam hamuruna eklenme süreci doğrudan "cıvalı sıvıyı dökme" şeklinde gerçekleşmez. Çünkü cıva düşük sıcaklıkta bile buharlaşan son derece uçucu bir metaldir.

Bu sürecin adımları ve fiziksel/kimyasal detayları şu şekildedir:

1. Adım: Amalgam Oluşturma (Altının Cıvada Çözünmesi)

Altın ve cıva birbirini çok hızlı çeker. Romalı usta, altını (varsa gümüşle birlikte) ince parçalar halinde cıvanın içine atıp hafifçe ısıttığında:

  • Altın, oda sıcaklığında bile cıvanın içinde çözünerek macunumsu, gümüşi renkte homojen bir karışım olan altın amalgamı oluşturur.

  • Bu aşamada altın atomları halihazırda birbirine yapışık kütle yapısını kaybeder ve cıva moleküllerinin arasında son derece ince bir şekilde dağılır.

2. Adım: Cıvanın Uçurulması (Son Derece İnce Altın Tozu Elde Etme)

Cıva sıvı camın içine doğrudan katılamaz. Eğer katılsaydı, fırın sıcaklığında cıva aniden gaz haline geçip şiddetle genleşir ve camın içinde devasa patlamalara/kabarcıklara yol açardı.

Bu yüzden hazırlanan amalgam, cam hamuruna eklenmeden önce ısıtma kaplarında (kroze/potada) açık havada veya fırın önünde ısıtılırdı:

  • Cıva yaklaşık sıcaklıkta tamamen buharlaşıp uçar.

  • Cıva uçtuğunda geriye, tabanda gözle zor seçilen, un veya pudra kıvamında aşırı ince, saf bir altın tozu kalır.

  • Cıva atomik seviyede altının arasından çekildiği için, geriye kalan altın parçacıkları mekanik hiçbir yöntemle (törpü, testere vb.) elde edilemeyecek kadar küçük mikro-ölçekli topaklar halinde kalır.

3. Adım: Altın Tozunun Cam Hamuruna Katılması

Geriye kalan bu nanopudra kıvamındaki altın-gümüş tozu, iki farklı yöntemle cam hamuruna dâhil edilirdi:

  • Eriyiğe Doğrudan Karıştırma: Elde edilen bu süper ince toz, fırında ergimiş haldeki silis/soda harcına eklenirdi. Yüzey alanı mükemmel derecede geniş olduğu için sıvı camın içinde hiçbir kalıntı veya topak bırakmadan anında çözünür ve atomik seviyede dağılırdı.

  • Tavlama ve Renk Gelişimi: Daha önce bahsettiğimiz gibi, altın atomları cam eriyiğinde tamamen dağıldıktan sonra, kadeh şekillendirilip kontrollü soğutulduğunda bu atomlar yeniden birleşerek tam 50 nanometrelik o sihirli ışık saçıcı küreleri (nanopartikülleri) oluştururdu.

Neden Cıva Yöntemi En Mantıklı Adaylardan Biridir?

  1. Mükemmel Saflık: Cıva sadece altın ve gümüş gibi soy metalleri çözer. Demir veya bronz gibi maddeleri çözmediği için sürece demir veya çapak kirliliği (camı karartacak unsurlar) karışmamış olur.

  2. Homojen Dağılım: Cıvanın buharlaşmasıyla elde edilen toz süper ince olduğu için erimiş camın içinde çökelme yapmaz, camın her yerine eşit dağılır. Likurgos Kadehi'nin en şaşırtıcı yanı da rengin kadehin her noktasında kusursuz bir homojenlikte değişmesidir.

Özetle; cıva bir "taşıyıcı ve boyutsal küçültücü" olarak kullanılır, cıvanın kendisi buharlaştırılıp uzaklaştırıldıktan sonra geriye kalan pudra inceliğindeki altın-gümüş tozu doğrudan cam hamuruna katılarak bu eşsiz optik etki elde edilirdi.

Civa ile elde edilen altın tozunun ört. Boyutu ne kadar idi

Cıva amalgamı yöntemiyle (yani cıvayı ısıtıp buharlaştırarak) elde edilen altın tozunun tanecik boyutu ortalama 1 ila 5 mikron () arasındadır.

Bu boyutu daha net gözümüzde canlandırmak ve Likurgos Kadehi'ndeki 50 nanometrelik süreçle kıyaslamak gerekirse:

Boyut Karşılaştırması

  • Demir Testere / Törpü Talaşı: ()

  • Un / Pudra Şekeri: ()

  • Cıva Uçurularak Elde Edilen Altın Tozu: ()

  • Kadehteki Son Aşama (Nanoparçacık): ()

Mikronluk Toz Nanometreye Nasıl Düşüyor?

Buradaki kritik detay şudur: Cıva ile elde edilen boyutundaki altın tozu, camın içindeki nihai boyutu değildir; sadece sıvı camın içine atılan hammaddedir.

  1. Cam Eriyiginde Çözünme: fırın sıcaklığındaki sıvı cam eriyiğine katılan bu genişliğindeki mikronize altın topakları, devasa yüzey alanları sayesinde erimiş camın içinde hızla parçalanır ve tamamen bağımsız tekil atomlara () ayrışarak çözünür.

  2. Yeniden Çekirdekleşme (Nükleasyon): Cam soğurken bu serbest altın atomları yeniden birleşmeye başlar. Süreç doğru yönetildiğinde, atomlar tam () büyüklüğünde yeni kürecikler (nanopartiküller) oluşturduğu anda cam kilitlenir ve dondurulur.

Özet

Cıvanın buharlaştırılmasıyla elde edilen altın tozu ila nanometre () boyutundadır. Mekanik yöntemlerle ulaşılması imkansız olan bu "pudra" inceliği, altının 'deki sıvı camın içinde tamamen atomlarına ayrışmasını sağlar; camın soğuma sürecinde ise bu atomlar kendiliğinden birleşerek kadehteki o meşhur 'lik nihai yapıya ulaşır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder