Bize göre Nuh (as) Tufanı yereldir. Ana metnimizin akışını bozmamak için gerekçelerimizi kısaca izah edeceğiz. Daha ayrıntılı incelemeyi ise ilgili ekin metnine havale ediyoruz.
Kur’an-ı Kerîm’de Nuh Tufanı anlatılırken, helâkin muhatabının kim olduğu hususu dikkat çekici bir açıklıkla sınırlandırılır. Ayetlerde tekrarlı şekilde “Nuh’un kavmi” vurgusu yapılır; tufan, peygamberin davetini yalanlayan belirli bir topluluğa yöneltilmiş ilâhî bir müdahale olarak sunulur (örn. A‘râf 64; Hûd 37; Enbiyâ 77). Bu anlatım dili, tufanın bütün insanlığı kapsayan küresel bir yok oluş şeklinde değil, muhatabı tayin edilmiş bir helâk olarak tasvir edildiğini düşündürmektedir.
Bu noktada Enbiyâ Sûresi 77. ayet özellikle dikkat çekicidir:
“Onu ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı destekledik. Şüphesiz onlar kötü bir kavimdi; bu yüzden hepsini suda boğduk.”
Ayetin dilinde helâkin gerekçesi açıkça “ayetleri yalanlama” fiiline bağlanmakta, boğulma hadisesi ise doğrudan bu zalim/kötü kavim ile irtibatlandırılmaktadır. Burada ne bütün insanlığa ne de yeryüzünün tamamına yönelik bir yok edişten söz edilmektedir; bilakis ahlâkî ve teolojik bir suçun muhatabı olan belirli bir topluluk hedef alınmıştır.
“Onu ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı destekledik. Şüphesiz onlar kötü bir kavimdi; bu yüzden hepsini suda boğduk.”
Ayetin dilinde helâkin gerekçesi açıkça “ayetleri yalanlama” fiiline bağlanmakta, boğulma hadisesi ise doğrudan bu zalim/kötü kavim ile irtibatlandırılmaktadır. Burada ne bütün insanlığa ne de yeryüzünün tamamına yönelik bir yok edişten söz edilmektedir; bilakis ahlâkî ve teolojik bir suçun muhatabı olan belirli bir topluluk hedef alınmıştır.
Nûh 26–27 Ayetlerinin Bağlamı ve Tufanın Kapsamı
Nûh Sûresi 26. ayette Hz. Nuh’un duası şu şekilde aktarılır:
“Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma.”
“Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma.”
Bu dua, Hz. Nuh’un kavmi içinde geçirdiği son derece uzun bir tebliğ sürecinin ardından dile getirilmiştir. Kur’an, Hz. Nuh’un kavmi arasında dokuz yüz elli yıl kaldığını açıkça bildirir (Ankebût 14). Bu uzun süre boyunca yapılan davete rağmen iman edenlerin sayısının çok sınırlı kaldığı, geri kalanların ise inkârda ısrar ettikleri anlaşılmaktadır. Nitekim bu noktadan sonra Hz. Nuh’a, kavminden artık iman edecek kimsenin kalmadığı da bildirilmiştir (Hûd 36). Dolayısıyla bu dua, aceleyle edilmiş bir beddua değil; uzun bir sabrın, tükenmiş bir tebliğin ve ilâhî bildirimle pekişmiş bir kanaatin ardından gelmektedir.
Hemen ardından gelen 27. ayette ise bu duanın gerekçesi açıklanır:
“Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve yalnızca ahlâksız, inkârcı kimseler doğururlar.”
“Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve yalnızca ahlâksız, inkârcı kimseler doğururlar.”
Burada Hz. Nuh, artık tamamı zulümle vasıflanmış olan kavminin toplumsal olarak ifsat edici bir hâl aldığını dile getirmektedir. Ayetlerin bütünlüğü, helâkin kapsamının Hz. Nuh’un muhatap olduğu kavimle sınırlı olduğunu; yeryüzündeki tüm insanlığı hedef alan soyut bir yok oluş talebinin söz konusu olmadığını göstermektedir. Nitekim Kur’an’ın temel ilkesi olan “Biz bir elçi göndermedikçe azap edici değiliz” (İsrâ 15) prensibi de bu bağlamı teyit etmektedir.
Nûh Sûresi 26. ayette geçen “el-ard” kelimesinin, mutlak anlamda bütün yeryüzünü ifade ettiği varsayımı dil bakımından zorunlu değildir. Kur’an’da “el-ard” kelimesinin bağlama göre belirli bir ülkeyi, bölgeyi veya toplumsal yaşam alanını ifade edecek şekilde kullanıldığı bırden fazla örnek bulunmaktadır :
Yusuf 56
“Böylece Yusuf’a o yerde (el-ard) dilediği gibi yerleşme imkânı verdik.”
Buradaki “el-ard” bütün dünya değildir, Mısır ülkesini ifade eder.
Hiçbir müfessir bunu küresel anlamda okumaz.
Kasas 4
“Şüphesiz Firavun, o yerde (el-ard) büyüklük tasladı ve halkını gruplara ayırdı.”Buradaki “el-ard”: Firavun’un hüküm sürdüğü Mısır topraklarıdır, tüm insanlık coğrafyası değildir.
A‘râf 137
“Hor görülüp ezilen o topluluğu, o yerin (el-ard) doğularına ve batılarına mirasçı kıldık.”
Buradaki “doğular ve batılar”: yeryüzünün tamamı değil,
Şam–Mısır havzası gibi belirli bir bölgedir.
Bu örneklerde olduğu gibi Hz. Nuh’un duasında geçen “yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma” ifadesi, ayetin bağlamı dikkate alındığında, Nuh’un muhatap olduğu kavmin yaşadığı ve etkili olduğu coğrafî alanla sınırlı bir anlam taşımaktadır. (Allahu alem) Böyle bir okuma, hem ayetin siyak ve sibakıyla hem de Kur’an’ın genel anlatım diliyle uyumludur.
Öte yandan, peygamberin duası ne şekilde olursa olsun, nihai hükmün Allah’a ait olduğu açıktır. Hz. Nuh’un duası, ilâhî iradeyi zorlayan bir talep değil; Rabbine arz edilmiş bir yakarıştır. Bu yakarışa verilen karşılık ise, Allah’ın sünnetullahına uygun biçimde, peygamber gönderilmiş ve uzun süre uyarılmış bir kavmin helâk edilmesi; buna karşılık, ağır bir tebliğ ve ızdırap sürecinden geçen peygamberin ve ona iman edenlerin kurtarılması şeklinde tecelli etmiştir.
Kur’an’daki anlatı, tufanın, bu zalim kavmin merkezinden uzaklaştırıcı bir mahiyet taşıdığını da ima eder. Gemi, helâkin odağında bulunan bölgeden ayrılmış; tufan sonrası, bereketli ve hayatın yeniden filizlenebileceği bir yerde yeni bir başlangıç yapılmıştır. Bu durum, tufanın yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda yeniden inşa edici bir ilâhî müdahale olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda, gemiye “her cinsten birer çift” alınmasına dair ayet (Hûd 40) da yerel bir tufan anlayışıyla çelişmez. Aksine, tufan sonrası yerleşilecek bölgede hayvancılık ve tarıma elverişli bir hayatın yeniden kurulabilmesi için, insanla doğrudan ilişkili canlılardan temsili birer numunenin gemiye alınmış olması son derece makul görünmektedir. Ayetin lafzı, bütün yeryüzündeki hayvan türlerinin eksiksiz biçimde gemiye doldurulduğunu zorunlu kılmaz; böyle bir okuma, Kur’an’ın sade anlatım tarzının ötesine geçen yorumlara dayanır.
Bu çerçevede Kur’an’ın sunduğu tablo, küresel bir sıfırlamadan ziyade; peygamber gönderilmiş bir kavmin helâki, peygamberin ve iman edenlerin kurtarılması ve bereketli bir bölgede yeni bir başlangıcın tesis edilmesi şeklinde özetlenebilir. Bu okuma, hem ayetlerin bağlamıyla hem de Kur’an’ın genel sünnetullah anlayışıyla uyumlu görünmektedir.
Kur’an’ın tufan sonrası insanlık tasavvuru da bu yorumu destekler. “Nuh ile beraber taşıdığımız kimselerin soyunu” ifadesi (İsrâ 3), kurtarılan zürriyetin özellikle vurgulanmasını gereksiz kılacak mutlak bir küresel yok oluş fikrini zorunlu kılmaz. Aksine, tufan dışında kalmış başka insan topluluklarının varlığının metin tarafından dışlanmadığı anlaşılmaktadır. Aynı şekilde, ‘Âd kavminin Nuh kavminden sonra yeryüzünde “halef” kılındığının belirtilmesi (A‘râf 69), insanlığın tamamının tufanla sıfırlandığı fikriyle kolayca bağdaştırılamaz.
Bu bağlamda kültürel süreklilik meselesi de dikkate değerdir. Kur’an’ın Nuh kavmiyle irtibatlandırdığı put isimlerine (Vedd, Suvâ‘, Yeğûs, Ye‘ûk, Nesr) tufan sonrasında Arabistan coğrafyasında yeniden rastlanması, belirli bir kültürel hafızanın kesintisiz biçimde devam ettiğini göstermektedir. Eğer tufan küresel bir sıfırlama mahiyeti taşısaydı, bu isimlerin ve onlara bağlı anlam dünyasının daha sonraki toplumlarda yeniden ortaya çıkmasını açıklamak güçleşirdi. Bu durum, tufanın insanlık tarihini tümüyle silen bir kopuş değil, belirli bir merkezde yaşanan büyük bir kırılma olduğu yönündeki yorumu güçlendirmektedir.
Son olarak, Kur’an’da tufana muhatap olan topluluk için kullanılan “zalim”, “kötü”, “ayetleri yalanlayan” gibi nitelemeler, helâkin ahlâkî ve itikadî bir gerekçeye dayandığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu dil, coğrafî sınırları belirsiz, tüm insanlığı kapsayan tabii bir felaket anlatısından ziyade; peygamber gönderilmiş, uyarılmış ve inkârda ısrar etmiş belirli bir kavme yönelik ilâhî bir hesaplaşmayı işaret etmektedir. Kur’an’ın anlatımında helâk, rastgele değil; sorumlulukla, muhatapla ve gerekçeyle irtibatlıdır.
Bütün bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde, Nuh Tufanı’nın yerel bir mahiyet taşıdığı yönündeki yorumun yalnızca modern dönemde, bilimsel verilerin baskısı altında geliştirilmiş bir yaklaşım olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Aksine bu görüş, yüzyıllar önce, arkeoloji, jeoloji veya paleoklimatoloji gibi disiplinlerin henüz söz konusu olmadığı bir dönemde, bazı İslâm âlimleri tarafından doğrudan Kur’an ayetlerinden hareketle dile getirilmiştir. Üstelik bu âlimler, uzak geçmişe dair bilgi edinirken, Kur’an ve sahih sünnetin konuşmadığı alanlarda büyük ölçüde Tevrat metni ve Yahudi külliyatına dayanan rivayetlerle muhatap olmalarına rağmen, Kur’an’ın kendi iç tutarlılığını esas alarak tufanın kapsamını evrensel bir insanlık yok oluşu şeklinde zorunlu görmemişlerdir.
Bu durum, yerel tufan yorumunun modern bir savunma refleksi değil; aksine Kur’an merkezli bir okumanın doğal bir sonucu olduğunu göstermektedir. Kur’an’ın sunduğu çerçeve esas alındığında, Nuh Tufanı anlatısı; merkezinde Nuh’un kavminin bulunduğu, etkileri geniş olabilen ancak kapsamı itibarıyla bütün insanlığı sıfırlayan bir felaket olarak sunulmayan bir ilâhî müdahale şeklinde anlaşılmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder